“O ‘Güzel Dönem’den ‘Nefes Nefese’ Çağı’na yolculuk”

“O ‘Güzel Dönem’den ‘Nefes Nefese’ Çağı’na yolculuk”


Gazeteci/ Yazar Doğan Hızlan:

“O ‘Güzel Dönem’den ‘Nefes Nefese’ Çağı’na yolculuk”

“Kruvaze ceketi ve fötr şapkasıyla hemen fark edilen 22 yaşında bir delikanlı hızlı adımlarla Babıali yokuşundan aşağı iniyordu. Az sonra aralarında Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Haldun Taner gibi Türk edebiyatının efsane isimlerinin olduğu masada yerini alacaktı!”

“Sevdiklerinizi yapın. Kendinizi o mesleği adarsanız, başarılı olursunuz. İnsan en iyi sevdiği şeyi yapar. Kendimi geçmişime bakıp yargılamamaya çalışırım. Bunu yaparsanız gelecek için yaratıcılığınızı kaybedersiniz. Yunus’u hep anımsarım : “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası!”

*

Usta Tiyatrocu Haldun Dormen:

“Bir bulutun peşinde tiyatroya esir düştüm”

“Aklımda oyunculuktan başka şey yoktu ama bunu aileme söyleyemiyordum. 11. sınıftan sonra artık ‘Bu çocuk ne olacak?’ diye telaş etmeye başladılar. Onlar ‘Avukat mı yoksa doktor mu?’ diye tartışırlarken ben gizlice Yale Üniversitesi’ne başvurumu yapmış ve kabulümü almıştım bile! Babam, ‘Her ne olacaksan en iyisi ol!’ dedi. Ben de hayat boyu babama layık olmaya çalıştım.”

“Benim ayağım çok küçük bir ameliyattan sonra sakat kaldı. Onun için mümkün olduğunca ‘Oyunculuk yapmayayım, yönetmenlik yapayım’ diyordum. Bir provada sakatlığımın ancak beşinci sahnede fark edilmiş olmasından fevkalade memnun olarak kim ne derse desin kendime güvenerek oyunculuğuma devam ettim. Şimdi çocuklara hep ‘Kendinize güvenin!’ diyorum.”

*

Sanatçı Alpay:

“Kadife sesli gol kralı; sahalardan listelerin bir numarasına yolculuk”

“1935 yılında, yedi aylıkken doğmuşum. Teyzem, ‘Aman yaşamaz bu!’ demiş ama çok iyi beslenmişim; habire kilo almışım. Kavuncunun kantarıyla tartarlarmış beni. Sonunda yaşamışım ama çok korkunç yaramaz bir çocuk olmuşum. Annem ‘Ben bir çocuk doğurdum, 10 çocuk büyüttüm’ derdi.”

“Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiydim. Kuzenim Şanar Yurdatapan bas gitar çalardı. İstanbul Suadiye’de ‘Dağ Kulüp’te Doruk Onatkut’la, ‘Dogo Orkestrası’ isimli grupları vardı. Bir gün bana da ‘İlla bir şarkı söyle!’ dediler. Sahnede birinin arkasında utana sıkıla ‘Adios Maria’yı söyledim. Millet bayıldı, etraf yıkıldı!”

*

Dünyaca Ünlü Piyanist İdil Biret:

“Sihirli parmaklı Harika Çocuk”

“Konser provalarında daha sessiz çalışabilmek için kuyruklu piyanoyu kullanmaktan vazgeçip duvar piyanosunun içine birçok gazete doldurarak tokmakların tellere temas etmesini önlemek fikri aklıma geldi. Böylelikle sessiz bir piyanoya sahip oldum. Komşularla yaşadığım problemler böyle sona erdi.”

“Ben konserlerimi pek hatırlamam. Tek, ABD Başkanı Kennedy’nin suikaste uğradığı gün ve saatte Boston’da verdiğim Amerika’daki ilk konserimi unutmam mümkün değil.”

*

Gazeteci/Yazar Altan Öymen:

“Altan Ağabey’den ‘incelikler’ kuralları”

“Çocukluğumda bir gün babam bana Atatürk’ün kendisini gösterdi. Uzaktan tabii; TBMM girişinde beş, altı kişi bir arada… Ben hangisi olduğunu bir türlü anlamıyordum, çünkü Atatürk’ün tıpkı heykeldeki gibi üniformalı ve at üzerinde olması lâzım sanıyordum! Ötekilerden daha büyük, daha uzun boylu birini arıyorum, öyle kimse de yok. Atatürk, babamın gösterdiği kişi olamazdı!”

“Gazetecilikte de polemikler olurdu ama daha dikkatli davranmak esastı. Kavgacılık geri plandaydı. İlişkileri iyiye götürmeye çalışma gayreti yaygınlaşmıştı. Benim kuşağımdan birçok kişide alışkanlık haline gelmişti. Fakat şimdi o gayretler galiba hayli azaldı. Onun yerine kavgacı olma alışkanlığı başladı.”

*

Gazeteci/Yazar Güneri Cıvaoğlu:

“Ah o eski Babıali günleri…”

“İlk iş görüşmemde Metin Toker beni karşısına oturttu. Baktı, eli yüzü düzgün, kravatlı bir tipim… Bana evli olup olmadığımı sorduktan sonra ‘Gazetecilik çok güzel bir meslektir. Ben gazetecilikle iki dil öğrendim, iki fakülte bitirdim. Bana hem para, hem şöhret hem saygınlık hem özgüven verdi. Bunları elde edebilirsin ama sadece gazeteciliği sever ve çok iyi yaparsan…” dedi.”

“Eskinin Babıalisi’nde insanların rakip de olsalar birbirine saygısı, sevgisi vardı. Birbirleri hakkında kırıcı olmamaya özen gösterirlerdi. En büyük rakip gazetelerin patronları mesela kağıt ihtiyacı olduğunda 10 bobin kağıt yollardı müessese müdürleri aracılığıyla.”

*

Usta Oyuncu Cüneyt Arkın:

“Bozkırda saf çocuktum, ‘Artiz’ oldum, herşey değişti!”

“Biz çölde çalışırken içecek suyumuz olmazdı. Atlar araba atıydı. ‘Benim atım geldi mi?’ diyordum, arabadan söküp getiriyorlardı! Ama oyuncular arasında müthiş bir sevgi saygı vardı. Hepsiyle güzel dostluğumuz devam etti.”

“Türk halkına karşı dürüst olacaksın. Yürekten ve samimi olacaksın. Seveceksin onu, ona dokunacaksın… Ben Türk halkını çok sevdim. O da beni çok sevdi… Sonra benim halkın içinden, doktorluk yaparak geldim bu mesleğe.”

“İlkokulda aileme destek olmak için bostan bekçiliği yaptım. Üç ay tek başıma doğada kaldım. Bu tecrübe yüreğime öylesine zenginlik, engin düşünme farkındalık gücü verdi ki.. Tabiatın içinde üç ay herkese hasretken köpeklerimden dostluğu, nezaketi, vefayı öğrendim. Sabrı ve dayanıklılığı da sıpadan öğrendim.”

*

Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ:

“Sümer Kraliçesi’ni duysam kahkahalarla gülerdim”

“Cumhuriyetin 10. Yıldönümüne denk gelen bu dönemde Eskişehir’de son derece eğlenceli, heyecanlı kutlamalar, balolar, çaylar yapıldı ve biz de kız ve erkek gençler bunlara katıldık. Hayatımın en mutlu en heyecanlı en güzel günleriydi…”

“Ben genç Muazzez İlmiye’e Çığ’a da aynı tavsiyeyi verirdim: Atatürk’ümüzün açtığı yoldan hiç sapmadan ilerle ve bol bol çalış! Atatürk’ün Nutuk’unu ve Türkçe olarak Kuran’ı mutlaka oku!”

*

Eskişehir Belediye Başkanı Prof. Yılmaz Büyükerşen:

“Yılmaz Hoca’nın yaşam treni; her makas bir macera!”

“1937’de bir göçmen evinde doğmuşum. Göçmen çocukları yoklukta büyüdükleri için oyuncaklarını kendileri yaratmak zorundaydılar. Çorak toprakla yumurta akını karıştırıp bilye, tellerden ve tahta parçalarından kaba saba arabalar, kışın buz tutan Porsuk Nehri’nde tek ayakla kaymak için uyduruk paten kızaklar yapardık.”

“Son sınıfta hocalarımız bana ‘Güzel Sanatlar Akademisi’ni tavsiye etti. İstanbul’da Akademi sınavını kazandım ama babamın beni okutacak imkanı yoktu. Geliri belliydi, iki çocuğu daha vardı. Mimarlık eğitimi yerine Eskişehir’deki matbaalarda, çıkan gazetelerde haftalıkla çalışmaya başladım.”

“Balmumu merakım inattan başladı. Kim bana ‘Türkler yapamaz’ derse irrite olurum. Elimde ne var ne yok bırakır, o işin olabilirliğini ispata adarım kendimi. Londra’daki benzemeyen balmumu Atatürk heykeliyle başlayan inadım sonunda bugün Eskişehir’de bir ‘Yılmaz Büyükerşen Balmumu Müzesi’ne kadar gitti.”

*

Tarihçi/Yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı:

“En güzel yıllarım; öğrenciliğim…o zaman da muhitim genişti!”

“Ben ilk tercih olarak ‘Hukuk Fakültesi’ni yazdım. Sonra tarih, arkeoloji diye sıraladım. ‘Erkek çocuk mühendis, avukat, doktor, hukukçu olur’ düşüncesi vardı. Hukuku da seviyordum aslında, yatkınım. Sonunda gittim, girdim. Çok da iyi puanla kazandım ama okul beni çok sıktı.”

“Gençlere zamanlarını çok iyi kullanmalarını öneririm, çünkü genç insanın kapasitesi çok yüksek, enerjisi çoktur. O yaşlarda hafıza çabuk emiyor, çok iş yapıyor. Ben bu halimle bir saatte kaldırıp bir şeylere koşana kadar, genç insan bütün işi bitirir. Tabii eğer enerjisi, niyeti, merakı varsa… Flört de edebilir, spor da yapabilir, hepsini yapabilir! 24 saat onun için çok değerli ve uzundur.”

“Ümitsizliğe kapılacak bir şey yok. Dünyaya geldin bir kere. Ne kadar yaşayacaksın belli değil. Buraya gelmek bir şans, milyarda bir şans, piyango kutusuyla bile izah edilemez! Gelmişin bir dünyanın tadına bak, bitecek zaten!”

*

Siyasetçi/ Hukukçu Cemil Çiçek:

“Bir Cumhuriyet hikayesi: Yozgat’ın köyünden TBMM’nin başına”

“Benimki bir Cumhuriyet hikayesi. Yedi çocuklu çiftçi bir ailenin çocuğu olarak Yozgat’ın küçük bir köyünden çıkıp bugünlere geldim…”

“Köyden dışarı ilk defa 11 yaşında, ortaokula devam edebilmek için çıktım. Yozgat merkezde imam hatip ortaokula kaydoldum. Ailem köyde kaldığından tek odalı bir ev kiralandı. Rahmetli nenem gündelikçi olarak evlerde çalışarak kazandığı 3-5 kuruşla öğrenci evimizin ihtiyaçlarını karşılamaya yardım ederdi. Gelemediği zamanlarda biz üç çocuk kendi işlerimizi hallederdik.”

“Evde yakacak olmadığından gittiğim halk kütüphanesinde romanlarla tanışmıştım. Lise son sınıfta Ankara Hukuk Fakültesi’ne hariçten devam eden bir öğretmenimizim ders notlarını temize çekerdim. Bu esnada hukuk kavramlarına aşina oldum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne en iyi puanla giren öğrencilerden biri oldum”

“Akademisyenlik hayali bitince ‘Artık züğürtlük bitmeli’ diyerek Danıştay’ın raportörlük sınavına girdim. Sonuç 100 üzerinden 99’du. Ancak bir türlü iyi haber gelmiyordu… Türkiye’de ilk defa güvenlik soruşturmaları yapılmaya başlanmıştı. Ben ‘sağcı’ olduğumdan alınmamışım. Suç teşkil eden bir vukuatım yoktu ama o günkü anlayış kaldığım yurda bakıp beni ‘gerici’ diye kuruma almadı. Allah, bize seneler sonra Danıştay’ın da işlerine bakmakla görevli Adalet Bakanlığı yapmayı nasip etti.”

*

Jeolog Prof. Şener Üşümezsoy:

“Dağlarda mineral, toplumda dönüşüm arıyordum”

“Kayalarla ilgim de çocukluktan beri vardı çünkü o zamanlar İstanbul o zamanlar bu kadar inşaat değildi ve etrafımızda gördüğümüz temel kaya-insan ilişkisi daha açıktı. Doğayı bulmak için o zamanlar o kadar uzağa gitmeye gerek yoktu…”

“Temel politik eğitim olmayınca maceracılık çok kolay oluyor ve aklını Che Guevera’nın aklına veriyorsun… Ben teorisyendim. Bizim dönemde lisede sağcılık yoktu. Sağcılık olacaktıysa da bir tek ben vardım çünkü Tatar ve Kırımlı olduğumdan Türkçüydüm! MHP’lilerle iyi arkadaşlığım vardı. Beni ‘halk çocuğu’ olarak görürlerdi.”

“Delikanlı olmanın yolu sokakta, karşıda kaç kişi olursa olsun kavgadan kaçmamaktı. Çocukken kavgada cesur olunca kendine güven geliyor, titremiyorsun. Bunun faydasını hayatım boyunca gördüm. Deprem tartışmalarında 10 üniversitelinin karşısına çıkabiliyorum! Bunun sonucunda karar aldılar; “Şener varsa biz gelmeyelim” diyorlar. Tabii jeolojik birikimim hepsinden fazla olduğundan da benle tartışamazlar.”

*

Milletvekili Cemal Enginyurt:

“Mahallenin gururunu kurtaralım diye ülkücü olduk!”

“Küçük Cemal de bir yandan kendi gibi işçi ailelerinin çocuklarıyla mahallelerindeki okula gidiyor bir yandan çalışıyordu. 12 yaşında, geniş bir iş portfolyosu oluşmuştu; simitçilik, kahvede garsonluk, gazete satıcılığı, ayakkabı boyacılığı…”

“Hapishanede çok zulüm yaşadım. Sabah akşam cop sesleriCezaevinden çıktıktan sonra daha tepkisel bir Türk milliyetçisi ve ülkücü oluyorsunuz… Ben de haksız yere gördüğüm işkencelerin hesabını sormak istedim. Kendimi yetiştirip ülke yönetiminde söz sahibi olma heyecanını yaşıyordum”

*

Foto muhabiri Coşkun Aral:

“Herkesin kaçtığı yere koşan adam”

“Çubuk gibi bir adamdım ama yaşama azmim çok fazlaydı. Memleketin Siirt’te, dayım doktordu. Köylerden insanlar tedavi olmak için gelirdi. Bir sefer eşkıyalar kaçırmıştı. 1960ların meşhur üç eşkıyalarından Hamido, Hekimo ve Koçero. Ben de onun gibi idealist bir doktor olmak, bilmediğim coğrafyaları keşfetmek istiyordum.”

“1960’larda film çok pahalıydı. Makinemin 12 pozluk film hakkı vardı. Bu sebeple ilk çekimim Hasankeyf’teyken ikincisi tam bir yıl sonra bir İzmir seyahatindendi!”

“Fiziksel olarak her an ‘gitti gidecek’ özelliklerimle, hastalıklarımla, travmalarımla çocukken hep hayatta kalıp kalmayacağım konuşulurdu. Zatürre hastalıklarıyla ciğerimin yarısını kaybettim ama Himalayalar’a çıktım; o sebatla… Tanıklık ettiğiniz şeyin başkaları için de önemli olduğunu düşünüyorsanız eksileri ve artlarıyla bunu aktarmalısınız.”

*

Sanatçı Selda Bağcan:

“Festivallerin aranılan fizik mühendisi!”

“Ben daha a-be-ce demeden do-re-mi ile mandolin çalmayı öğrendim. Van’daki sinema salonunda kardeşlerimle konserler verirdik. İlk konserimi 7-8 yaşında verdim! Daha sonra teyzemin evinde kuzenimizin telleri kopuk gitarını tamir edip erkek kardeşlerimle yeniden müzik yapmaya başladık. Evde piyano da vardı ama bize dokundurtmazlardı.”

“15 yaşındayken yine meşhur oldum; ‘Küçük Selda’ diye! Fakat o sene lisede Fizik dersinden çaktım! Sınıfta kalınca müziği bıraktım, lanet okudum! Hocalarda da ‘Bu şöhretli ya derslerine çalışamaz’ diye bir önyargı vardı. Bir sene sonra iftihara geçip sonra da fizikçi oldum!”

“O dönem hep ‘Johnny gitar kültürü’ dediğim Batı müziği dinlerdik. Türküleri 1968’den sonra sever olduk. Sabah 5’te kalkar, bir akrabamızın hediye ettiği teyple köylülere yönelik türkü programlarını dinler ve kayıt yapardım. O teyp olmasa Neşet Ertaş şarkılarını öğrenemeyecektim.”

*

Sanatçı Erol Evgin:

 “Popun zamansız prensi”

“Müzik benim için küçük yaşlardan itibaren bir tutkuydu. Radyolarda çalan ‘Sevdim bir genç kadını’ gibi tangoları söylerdim. Dört, beş yaşlarımdayken sandalyenin üzerine çıkartıp, şarkı söyletirlerdi.”

“Müziğimiz ülkemizin değerleriyle evrensel yapıları buluşturuyordu. Dünyanın öbür ucuna bakarak şarkı söylemek bize göre değildi. Türk pop müziğinde ‘kilometre taşı’ diye söylediğimiz şey buydu. Hep övünürüm bununla. Çok şiirsel sözleri ben de doğru bir Türkçeyle okumaya çalıştım.”

“1985’te eşim Emel ile Bağdat Caddesi’nde şık bir ofis açtık: ‘Erol Evgin, Dekorasyon, Mimarlık ve İnşaat.’ Daha önce ‘Mimardan şarkıcı mı olur?’ diyenler, bu sefer ‘Şarkıcıdan mimar mı olur?!’ demeye başladılar! Sonra 20 yıl boyunca mimari işleri yaptık.”

*

Sanatçı Nilgün Belgün:

“Babaannesinin Tavsiyesi: Tak Koluna Zengin Koca, Onlar Seni Eğlendirsin!”

“Piyano hocası Ermeni madam geliyor, ‘Do basacaksın, si basacaksın!’ diye bana klasik Batı müziği çaldırıyordu; Beethoven, Mozart… O kapıdan çıkar çıkmaz ben ‘Gözleri aşka güleeen taze söğüt dalısın, gözleri aşka güleeeen, gel bana her gece sen..’ diye kendi sevdiğim müziği çalmaya başlıyordum!’

“Devekuşu Kabare’de oyunlarımdan birine annemle babamı davet ettim. Babam bütün oyun boyunca bir kere bile gülmedi. En son perde kapandı, kulise girdik. Zeki Alasya, ‘Bu öndeki suratsız kimin davetlisi?! Adam oyunun içine etti be!’ diye isyan etti! Babam olduğunu söyleyince benim için üzüldüler”

*

Jeolog Prof. Dr. Naci Görür:

“Taşların fısıltısıyla zamanda yolculuk”

“Elazığ’da okumazsan evlenmezdin, sana kız vermezlerdi! O yıllar Cumhuriyet’in atılım dönemleriydi. Ülkeyi kalkındırmak, yol, köprü, baraj, fabrika, havaalanları yapabilmek için mühendislere büyük ihtiyaç vardı. O nedenle fen bölümünde hepimizin idealiydi mühendislikti ve devamlı İTÜ’ye çalışırdık…”

“Göğüste İTÜ rozeti takmak sanki bir ayrıcalık işareti gibi olurdu ve onun etkisini görüyorduk. Gerçekten o rozeti görenler bizi önemser, bizden etkilenir ve bize sevgiyle bakardı. Bakkaldan bir şey alırken ‘Delikanlı teknik üniversiteli misin? Aferin…” derlerdi.”

“Dilini anlarsan dünyadaki bütün taşlar sana tarihlerini anlatıyor. Ben taşlarla konuşmak suretiyle geçmişe seyahat etmeye başladım. Bir yerde 60 milyon sene önceye gittim, başka yerde 300 milyon sene öncesinde buldum kendimi…”

*

Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Mehmet Ceyhan:

“Çayda çıradan virüs avcılığına”

“Ebe halamla yaptığımız köy ziyaretlerine ek olarak hep okurdum; bakteri nedir, virüsler neden hastalık yapar… Halamın da etkisiyle çocuk doktoru olmak hep idealimdi ve 13 yaşımdan itibaren bunu söylerdim.”

“Genelde çok ders çalışan bir öğrenciydim ama Elazığ’dan itibaren halk danslarına ilgim vardı. Yurt dışına gidip Türkiye’yi temsil eder hep de birinci olurduk! İngiltere’de Kraliçe Elizabeth’e çayda çıra oynamışlığımız var.”

“Hangi mesleği seçeceklerse onda en iyi olmaya çalışsınlar. Ben olsam kendimi zorlayarak bir okulu ucundan tutarak son sıralarda okumaktansa bir okulu ilk sırada kazanıp oranın en iyi öğrencilerinden biri olmaya çalışırdım. Mesela hekimlikte bazen çocuklar okulu kazanıyor ama sonra çok zorlanıyor ve meslekten soğuyorlar.”

*

Psikiyatrist Prof. Arif Verimli:

“İşler hiç de öyle değilmiş Freud!”

“İşlerin hiç de Freud’un dediği gibi olmadığı fikri kafamda canlandı. Beyin işleyişlerindeki sorunların biyolojik tabiatlı sağlık sorunu olarak bakıp, tedaviler geliştiriyorduk. Örneğin şizofreni zannedilen vakalar epilepsi çıkıyordu. İhtisasım biterken 12 Eylül oldu. Mecburi hizmet çıktı. Bana kuradan Yıldırım Aktuna’nın başhekim olduğu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi çıktı! Söylene söylene gittim, baş asistan olarak göreve başladım.”

“30 yıldır hastaneden çıkmamış kronik hastaları Belgrad ormanında pikniğe götürdük… Amaç; hastalarla sağlıklı toplumu birleştirmek, buranın bir ‘akıl hastanesi’ değil sağlık yuvası olduğunu anlatmaktı.”

“İnsanlar kulak doktoruna gider, kulaklarını gösterir tedavi için ama kişilik sırlarını açıklamaktan çekinirler çünkü psikiyatrik sır, toplumsal varoluşu etkiler. O kadar süzgeç koyarsın ki, bilinçli konuşman, süzgeci geçebilenlerden ibarettir. Benim işim süzgeci geçemeyenlerledir…”

*

Meteoroloji Mühendisi Prof. Mikdat Kadıoğlu:

“Fırtınaları kovalayan bir sel göçmeni”

“Ailem, ‘sel göçmeni’ydi. 1929’da Sürmene’de yaşanan büyük sel felaketi sonucunda Maçka’daki Rum köylerine yerleştirilmişlerdi. Ancak sellerden orada da kurtulamamışlardı. Maçka’da Atatürk ve İnönü anıtları vardı; hep su altında kalırlardı. Millet, ‘Dayan Kemal Paşa, dayan İsmet!’ diye bağırırdı!”

“Üniversite için ilk sıralara mimarlık ve inşaat bölümlerini yazmıştım. Laz müteahhit olacaktım! Ama hava durumuna da merakım vardı. Köydeyken, bir gün bir yağmur yağdı ama ne yağmur! Bu kadar yağmur gökte nasıl duruyor, bu suları aşağı kim diyor diye büyük bir merak içine girdim.”

“ABD’de öğrenciyken meteoroloji takvimi satıp para kazanır, bu parayla araba kiralayıp Kansas’ta hortum avına çıkardık! Benim huyum ne yapıyorsam onun en iyisini yapmaya çalışmaktır. İlgilendiğim şeyle uğraşıyorum. İlgilen, bilgilen!”

*

Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin:

 “Ömrüm ‘Olur, olur, bal gibi olur’ demekle geçti!..”

“Ailede erkekler okurdu ama üniversiteye giden kızların ilk örneği ben oldum. Burada anne ve babamın şefkati ve bana olan güveni devreye girdi. Anadolu’da ailelerde ‘Ben fedakarlık yapayım, çocuğum güzel eğitim alsın, iyi yaşasın’ diye bir düşünce vardır. Bu düşünceyle ‘Bismillah’ dedik ve babamla otobüse binip 22 saatlik bir yolculuktan sonra İstanbul’a geldik.”

“Memlekete döndüğüm gün, bavulumu doğduğum eve bırakıp İŞKUR (İş Bulma Kurumu)’un yolunu tuttum; çünkü beni zorluk içinde okutan ailemin izinden, ben de kız kardeşini okutmak istiyordum. Tam da o gün şehrin en büyük fabrikalarından Sanko’nun boyahanesi için mühendis aranıyordu!”

“Fabrikadaki 150 mühendis müdürün biri ben olmak üzere yalnızca ikisi kadındı. Yemekhanede çaycılar yalnızca erkek mühendislere servis yapardı. Bize de çay getirmesi için epey uğraştık. Bir bardak çay aslında büyük bir mücadeleyi simgeliyordu. Sonunda kazandık. Bugün, yüzlerce kız çocuğumuz okullarda, kadın mühendisimiz çok başarılı şekilde özel sektörde çalışıyor.”

*

Gastronomi eleştirmeni, sosyolog Vedat Milor:

“İyi hayat ve iyi yemek sırrım: Harmoni!”

“Galatasaray Lisesi damak tadı iyi olan çok insan çıkartır. Birçok arkadaşım yemeğe benden daha meraklıydı. Yıllar sonra farklı bir kimlikle ortaya çıkışım sınıfımdakileri çok şaşırtmıştır; ‘ulan bu adam hiçbir şeyden anlamazdı’ deseler haksız olmazlardı!”

“Diskodan oldum olası hoşlanmadım. Hem çok sigara dumanı olurdu hem de Allah bana ritm kabiliyeti vermediğinden çok kötü dans ederdim. Bunun sonucunda kızları romantik yemeklere götürürdüm; krep süzette yerdik, Emirgan’da eski Abdullah vardı…”

“Vehbi Koç bana ‘Solculuğu bırak, işletme oku, şirketime gir’ demişti. Onu ‘Kusura bakmayın ama ben hayatta hiçbir patronum olmasını istemiyorum’ diye yanıtlamıştım. Daha sonra patronum değil değerli bir büyüğüm olarak nikah şahidim oldu. Beni asistan olarak isteyen bir hocamıza da ‘Zekamı büyük sermaye için harcamam’ demiştim. Gülmüştü… Kafa yapım buydu, halen de bu!”

“Yeni, ‘avantgard’ 15-20 ufak porsiyondansa ziyade 4-5 porsiyonluk yemekleri seviyorum. Örneğin şampanya ve minik bir puf böreğiyle başlayıp, sonra güzel bir giriş yemeği; ki onun et olmamasını, hafif bir şey olmasını tercih ederim. Sofrada hafiften güçlüye doğru gitmek lazım. Arkasından ana yemek; et de balık da olabilir veya peynirle birleştirilmiş sebze… Hepsiyle ayrı bir bardak şarap severim. Ardından peynir tabağı, ve son olarak tatlı…”

*

SONAR Araştırma kurucusu Hakan Bayrakçı:

“15 yaş hayalim başbakan olmaktı!”

“Yaşıtlarım Fener’in, Beşiktaş’ın ilk 11’ini sayarken ben 1526’taki Mohaç Harbi’ni, 1789’daki Fransız İhtilali’ni bilirdim! Okuduklarım hafızamda kalıyordu. Çok meraklı bir çocuktum; dünyada neler olmuş, tarih ne diye…”

“Ben 15 yaşımdan itibaren siyasete girmek için kendimi hazırladım; başbakan olmayı kafaya takmıştım! Siyaseti yaşayarak öğrenebilirdim ama tarihi okumadan öğrenemezdim. Onun için İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü ve alan olarak da genel Türk tarihini seçmiştim.”

“16 yaşıma geldiğimde hangi il kaç milletvekili çıkarır, bu milletvekillerinin partilere göre dağılımı ne olur ezbere bilirdim. Televizyonda siyasi tartışma da neredeyse hiç olmazdı. Seçim zamanı sadece liderlerin konuşmaları olurdu. O zamanın günlük sohbetleri ‘Mehmet ne yaptı’, ‘Selimler seyahate gitmiş’ gibi şeylerdi… Ülkenin güncel durumundan ziyade çevremizdeki gelişmeleri konuşurduk.”

*

Sanatçı Bedri Baykam:

 “Yaşıtları Cin Ali Çizerken o sergi açıyordu”

“Kovboy filmleri beni çok heyecanlandırırdı, hemen resimlerini yapmaya başlardım. Resimlerimi ilk kimin fark ettiği aile içinde küçük bir polemik konusudur.”

“Harika çocuk’larla ilgili en büyük zorluk ‘harika’lığı devam ettirebilmektir. Dokuz yaşındaki bir harika çocuktan 29 yaşında profesyonel bir sanatçıya nasıl geçiş yapılır? Ben bu dönemi atlatabilmek için sanatı önceliklerimde dördüncü sıraya düşürdüm. İlk sıraya tenis yerleşti. Türkiye’de 1970’lerde ilk on tenisçiden biriydim.”

“Bugün tanıdığınız Bedri Baykam’ın tüm temeli altı yaşında tamamlanmıştı: CHP, Atatürk, Fenerbahçe, dünya ilgisi, sanatçılık hepsi vardı…”

“Fotoğraf çektirmek, televizyona çıkmak güzeldi ama çocukken katıldığım sergi açılışlarında kafamda tek bir şey var; işler bitse de yarın şu oyuncakçıya bir baksam!”

*

İstanbul Modern kurucusu Oya Eczacıbaşı:

“Örümcek ağlarından modern sanata…”

“Yurt dışında yaşadığım dönemlerde müzeleri gezmeyi çok severdim. Paris’teki Centre Pompidou’nun açıldığı zamanı hatırlıyorum. Önündeki kuyruklara çok imrenirdim.”

“Modern sanat müzesi açığı vardı ama uygun mekân yoktu. Bu arayışlar sırasında özel sektör ve yerel yönetimlerden ‘Oya Hanım hayatta başka derdiniz mi yok?’ diye kapıların yüzüme kapandığı oldu. Gözlerimin dolduğunu çok iyi hatırlıyorum”

*

Yemeksepeti kurucusu Nevzat Aydın:

“Bir zamanlar internet yokken…”

“Hep merak eden bir tarafım ve tutkuyla bağlandığım şeyler vardı. Çizgi roman severdim. Gün boyu top peşinde koşardım. Yaramaz bir çocuktum ama okumayı okula gitmeden öğrendiğim için ilkokula ikinci sınıftan başladım.”

“Dededen miras, küçüklüğümden itibaren Trabzonsporluydum ama Bursaspor’un da hiçbir maçını kaçırmazdım. Amatör kümenin maçlarına da gider, izleyip beğendiği futbolcuların isimlerini faks ile Trabzonspor’a bildirirdim!”

““O zamanlar internete daha ‘internet’ bile denmiyordu! Neyin ne olduğunu anlamamıştık. Siyah-beyaz bir takım ekranlar var, oradaki yazılara basıp oraya, buraya giriyorsun, bilgiye ulaşıyorsun… Küçücük bir fotoğrafını indirebilmek için bilgisayar tüm gün çalışırdı. Hocalar ‘Çocuklar görüntülü arama motorunu kullanmayın, Türkiye’nin çıkışı daralıyor’ derdi!”

*

Yönetmen Ezel Akay:

“Kendime dedim ki; ‘Titre! Senin yerin burası değil!’”

“Lise yıllarında hiperaktif bir ergendim! Okumaya da meraklıydım. O zamanın ‘statik interneti’ resimli bilgi ansiklopedilerinin bütün ciltlerini okumuştum. ‘Malumatfuruşluk’ bende oradan kaldı; her konuda yarım yamalak bir şeyler bilen insanlara ‘malumatfuruş’ denir!”

“Gündelik eğlencelerim arasında bir şeyler icat etmek, metalden küçük arabalar icat etmek vardı. Bunun üzerine kendime makine mühendisliğini uygun gördüm ama okula girdiğim ilk yıl ‘Titre, yerin bu yer değildir!’ dedim.”

“Bir kültürdür yaratıcılık. Özgürlük, korkusuzluk ister… Korku ve bağımlılık meselelerini kafanın arkasına atıp hayal kuracaksın, hayalperest olacaksın. Korku insanın hayal kurmasını zorlaştırır. Bol film seyredin, millet neler yapıyor diye bakın…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir